Memlekette geçim üzerinden yaşanan dram her geçen gün boyutlarını arttırarak derinleşiyor. Bir tarafta sorunları kabul etmediği gibi, daha da kronik hale getirmeye çalışan bir ekonomi yönetiminin çabasını görüyoruz, diğer tarafta işveren – çalışan cephesinde kopan ilişkileri…
Türk-İş’in son verisine göre ülkede yoksulluk sınırı 101 bin 706 TL’ye, açlık sınırı da 31 bin 224 TL’ye yükseldi. Sadece gıda enflasyonunun yıllık yüzde 40’a yakın seyretmesi de, yaşanan problemi tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.
Çünkü bu açlık ve yoksulluk çıtasının altında yaşayan, emekli, maaşlı ya da genel anlamda gelirli insan sayısının, gıda ana tüketim maddesi olmuştur ve sepet enflasyon hesaplaması tamamen fonksiyonelliğini yitirmiştir.
Bu nedenle, Merkez Bankası’nın sürekli çıkıp neyin indiği, neyin çıktığını raporlamasının da anlamı kalmamıştır. Bu haliyle net olan gerçeklik, insanların da, esnafın da, öğrencisinden çiftçisine, sanayicisinden işçisine kadar hiç kimsenin bu hayatı idame ettirme kabiliyetinin kalmadığı çok açık bir biçimde ortaya serilmiştir.
Böyle bir fotoğrafta ne kimsenin tüketimiyle enflasyon yaratma olanağı vardır; ne de üretim aktörlerinin fiyatları yukarı çekerek maliyetlerini yansıtma imkânı. Bu gerçeklik ortadayken de, ekonomi yönetiminin söylemlerinin hiçbir gerçekliği ce karşılığı yoktur.
Emekliler zaten sefalet noktasında, çalışan ve işveren ilişkisi de tamamen memnuniyetsizlik aşamasındadır. Verenin veremediği, alanın geçinemediği rakamların gölgesinde, üretim ekonomisinin aktörleri baş başa bırakılmış ve ülke ekonomisinde tek yarar sağlayan rantiye olarak vitrine konmuştur.
Bu saatten sonra karşımıza çıkacak tek gerçek ödeme güçlükleri, kiracı – ev sahibi tartışmaları, işçi – işveren çatışmaları ve hızla kayıt dışı ekonomiye ve tüketime kayan bir ekonomi gerçeğidir.
Rasyonelleşme diye yola çıkıp, ortada rasyonellik adına hiçbir başlık bırakmayan, hayali rakamlar ve hedefler üzerinden insanların geçinmeye çalışmasını bile lüks haline getiren bir yapı içerisinde, inandırıcı bulunmayan rakamlardan başka elimizde hiçbir şey kalmadı.
Ekonomi yönetiminin bir an önce kendi adına rüya, insanlar adına karabasan haline dönen halden çıkması ve ekonomiyi hareketlendirecek bir hamle yaparken, rantiyeyi terk edip, üreten ekonominin aktörlerini çalışanıyla işvereniyle, emeklisiyle iş arayanıyla sahiplenmelidir.
Çünkü bugünkü yapı ve fotoğraf sadece geçim derdi yaşayan ya da ayakta kalmayan çalışan unsurları kısır döngüye sokmaz. Eş zamanlı olarak herkesin boğulduğu, kamu yönetiminin de açmazlarının ve faturasının büyüdüğü, kayıt dışı ile birlikte nitelikli ve kurala uyan firmaların da zor duruma düşüp, zincirleme olarak ödemelerden istihdama kadar her noktada kan kaybettiği ve sorun haline dönüştüğü bir yapı önümüze gelir.
Zaten çok yıpranan insanlardan, firmalardan ve emeklilerden bahsediyoruz. Daha fazla üzerine yüklenerek sorunları kronikleştirmekte ısrar etmek, sadece faturayı arttırır.






