Zor bir yılı geride bırakan tüketici, yeni yıla yeni zamlarla uyanma geleneğine devam etti. Hayatını uzun yıllardır etkileyen ve satın alma gücünü yok eden bir yaklaşım içerisinde borç / gelir / gider ve kredi sarmalı içerisinde boğulan Türk tüketicisi, geldiği noktada işin içinden çıkamadığı bir fotoğrafla karşı karşıya kaldı.
Büyük yıpranmışlığının aslında telafi edilmesi gereken 2026 yılına ise yine gerçekçi bulunmayan bir enflasyon rakamının gölgesinde oluşturulan hedef üzerinden maaş artışları aldı ve yıla açlık sınırının altında bir rakamla başlıyor.
Mesele o kadar arap saçına döndü ki, kimse işin içinden nasıl çıkacağını bilemiyor. Bir tarafta durdurulamayan yaşam maliyetleri, öte tarafta zorlaşan yaşam koşulları ve icra kıskacında kısır döngüye dönüşen yaşam grafiği insanları zorlamaya devam ediyor.
Peki bu sadece bir vaka ve rakam mı? Ne yazık ki hayır. Öncelikle iç piyasanın tamamen zorlandığı, ödemeler zincirinin kırılma riski taşıdığı, kayıt dışı çalışmanın ve çalıştırmanın önünü açan, bu haliyle de kayıtlı çalışan firmalara haksız rekabet yaratan, sonrasında ortaya çıkan maddi ya da mesela sağlık gibi maliyetlerle dönüp tekrar tüketiciyi ve kamu giderlerini vuran bir gerçeklikten söz ediyoruz.
Tüm bu realite gözümüzün önünde, ekonomi politikası diye uygulanan rakam tutkusunun çıktısı olarak cereyan ederken, ne yazık ki ekonomi yönetimi meselenin sadece yaşanan sorunlara göz kapatan yanıyla değil, yaşanacak problemleri de göz ardı eden özelliğiyle bir tavır sergiliyor.
Öncelikle içinde bulunduğumuz yılın gelir ve kaynak problemi, tüketici açısından en büyük iki açmazı oluşturuyor. Maaşları ya da ücretleri yeterince artış yaşamazken, açıklananın kat be kat fazlası bir yaşam maliyetiyle mücadele edecek.
Bugüne kadar bunlar kredi ve kredi kartı ile gölgelendi. Nitekim öyle bir gölge ki, ortadaki devasa borçlanma gerçeği, hakkaniyetli bir gelirle bile ödenemez boyutlara ulaştı. Değil ki, bugünkü gibi güdük gelirlerle ödensin.
Bir tarafta tüketicinin hak aramayı keskinleştirdiği, ama öte tarafta merdiven altı üretimin tüketimdeki ağırlığının artmasıyla birlikte, sorunun çözümünün yine kayıtlı firmalarda arandığı bir seneye şahit olacağız.
Bunun tüketici hakları açısından en önemli risk başlığı olduğunu, tüketiciye yönelik faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları kavramak ve buna yönelik hamle yapmak zorundadır. Aksi takdirde bu yıpranma, ne yazık ki tüketicinin kazanılmış haklarında da ciddi sorunlara neden olacaktır.
Merdiven altı bir firmadan ya da üretiminden hak arayamayacağınıza göre, git gide hak noktasını, yaşamsal aciliyetleriyle karşılaştıran ve haklarından vazgeçen insanlar bütünü, günlük dönemde tüketici hakları, orta ve uzun vadede de sağlıklı bir ekonomik yapı için en büyük riski oluşturuyor. Özetle tüketicinin zor yılına girdik. Ama bugün yaşadıklarımızın yarını belirleyeceğini unutmamak lazım.






