Türkiye ekonomisinde işler iyice ikircikli bir fotoğraf vermeye başladı. Bir tarafta 1,5 trilyon dolarlık ekonomi olduğumuz, kişi başına düşen gelirin 18 bin doların üzerine çıktığı anlatılıyor, diğer tarafta emekli maaşları ve asgari ücret üzerinden açlık sınırının altında takdir edildiği, geçim mücadelesinin yaşandığı bir iklim yaşıyoruz.
Çünkü Kızılay yeni bir kampanya duyurdu. 81 ilde 81 Aşevi Kampanyası… Öncelikle elbette ülkemizde muhtaç durumda olan insanlara sahip çıkılması güzel. Bunun zaten geleneğimizde olan bir yaklaşım olduğunu da malûm.
Fakat ihtiyacı olan, dezavantajlı bireylere sosyal devlet ilkesi kapsamında sahip çıkmakla, geçim sıkıntısı çekenlere hakkı olanı vermek yerine yemek dağıtmak arasında önemli bir bakış açısı farkı var.
Mesela kent lokantaları çok konuşuldu. Bence de iyi bir uygulama… Ama insanların yemek ihtiyaçlarını, yine bedelini ödeyerek, ulaşılabilir rakamlarda elde edebilmesini, ekonomik sorunlar halledilene kadar desteklenmesini konuşmakla, bedava yemek dağıtmaya soyunmak farklı meseleler.
Kızılay gözbebeğimiz ve her zaman öyle kalmaya da devam edecek. Bazı yanlış uygulamalar ve yapılan hatalı yönetim ile kurumu birbirinden ayırmak lazım. Ama Kızılay bizim afet noktasında vatandaşlarımıza sahip çıkmakla görevli bir kurum.
Bunu SMS ile para toplayıp, aşevi yapmaya soyundurursanız, rutin süreçte makarna dağıtılana yemek dağıtmaya dönecek bir işle karşı karşıya kalırız. Tıpkı marketlerdeki fiyatlara karşı, bir tür çadır tiyatrosuna dönen, anlamıyla hiç ilgisi olmasa da tanzim diye nitelendirilen ve seçimden sonra yok olan yapıyla benzer bir durum ortaya çıkar.
Bu hamle, insanların düşkün durumda olduğunun ve ekonomik anlamda fakru zaruret içinde yaşadıklarının itirafıdır. Belli bir bölgeye ve belli kesimlere yönelik destekleyici bir eylem yerine, ‘bana mesaj at, ben de bedava yemek dağıtayım’ kampanyası düzenlemek normal bir bakış açısının eseri değildir.
Zaten 14 milyon insanı sosyal güvenlik yardımı alan haline getirip, geri kalanları da açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm etmek, ekonomik olarak bir beceriksizliğin itirafı olduğu kadar, hali hazırda var olan aşevlerinin yerine aşevi açmaya kalkmak, sistemli fakirliği ülkeye kabullendirmek anlamına gelir.
Bu nedenle mesele kent lokantası hamlesinin alternatifi değil, makarna dağıtmanın el arttırılmış halidir. İnsanlara afet dönemi uygulamalarını, afette görevli kurum üzerinden yapmak yerine, önceliğinizi vatandaştan yana kullanan bir bütçe anlayışına sahip olmak gerekir.
Nüfusun yüzde 80’ini açlık sınırının altına ya da yoksulluk sınırlarının çok uzağına düşürüp, sonra da yiyecek ekmeğinizi veriyoruz kıvamında yaklaşım sergilemek hem rencide edicidir, hem çözüm değildir, hem de üretim ekosisteminin altına dinamit koymaktır.






