Enflasyonla ilgili kafa karışıklıkları ortalarda dolaşıyor. Bir tarafta daralmaya paralel yükselen enflasyon riskinin belirdiği Türkiye ekonomisinde, diğer taraftan düşen alım gücü ve tüketimin belli noktalarda sınırlanmış olmasının gevşeteceği enflasyon gerçekleşmesi ihtimali var.
Merkez Bankası, son açıkladığı beklenti anketinde yıl sonu enflasyonunu yüzde 7,4’e kadar çekti. Bu, normal şartlar altında mutluluk verecek bir gelişme olsa bile, içinde bulunan koşullarda büyük bir daralmayı ve artacak işsizliği de bize gösteriyor.
Şimdi işin makro ekonomik tarafını bir kenara bırakalım. O kendi içinde ayrıca tartışılacak bir konu. Fakat bundan önemsiz anlamı çıkmasın. Çünkü oradaki tartışmanın sonuçları, yapılan ve yapılmayanları bizzat tüketicinin hayatını etkileyecek.
Fakat güncel olarak biz kendi hayatımıza dönelim. Gelirin kısıtlandığı, azaldığı ya da en kötüsü yok olduğu bir süreçte, artan fiyatlara karşılık sizin enflasyonunuz kaç? İşte hayatın gerçeği budur.
Her ne kadar bu fiyat artışlarını, bazı fırsatçıların uygulamalarına dayandıran bir yaklaşım olsa da, ülke genelini etkileyecek bir fırsatçılık tanımı, işin kolaycılığı olur. Ayrıca son 5 yıldır dinlediğimiz bu stokçu ve fırsatçılara ilişkin de elimizde hiçbir somut veri yok.
Eski yıllarda hatırladığımız enflasyon canavarı ya da trafik canavarı gibi simgeleştirilen, içi boş, kimin sebep olduğu tartışmasından uzak bir tanım içerisinde kamuoyuna slogan atılıyor. Niye mi? Mesela herkes tarımın çok önem kazandığını anlatıyor. Ayrıca buna da ayrıca takıntılıyım.
Önem kazanmak nedir? Tarım zaten önemliydi; siz öneminin farkında değildiniz. Neyse; bu süreçte o meşhur tanzimlerden bahseden görüyor musunuz? Adı bile geçmiyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin istisna tutuyorum. Yeni bir uygulama başlatılıyor; içeriği de çok sağlam. Ama zaman vermekle yetiniyorum; ileride olumlu ve olumsuz yönleriyle değerlendireceğim.
İşi dağıtmadan tekrar ana konuya dönersek; senin enflasyonun kaç? İşte tüm iktisat grafiklerinin dışına çıkarak masaya yatırılması gereken tek gerçek bu. Prof. Dr. Osman Altuğ’un çok sevdiğim bir sözü vardır. Der ki “İşsiz adamın enflasyonu yüzde 100’dür. Çünkü gelir yok ve her kuruşluk artış onu yüzde 100 etkiler.”
O nedenle açıklamalara değil, yaşadıklarınıza bakmanız gerekir. Mesela Trakya Üniversitesi Uygulamalı Bilimler Fakültesi Bankacılık Araştırma Grubu var. Prof. Dr. Sadi Uzunoğlu, Prof. Dr. Gökhan Sönmezler ve Prof. Dr. Orçun Gündüz imzalı analiz sonuçları var. BKM verileri baz alınarak yorumlanan bu rapora göre tüketicinin eğilimleri değişti.
Bu verilerin analizi bize gösteriyor ki, virüs döneminde harcamalarımızın yüzde 35’ini yemek ve çeşitli gıda alışverişi oluşturuyor. Aslında bence eğilimlerinde değişimden çok, diğer harcamalar grubu azaldığından boyaları dökülmüş bir duvar var.
Böylesi olağanüstü dönemler bize gösteriyor ki, gıda insanların en temel harcama grubunu oluşturuyor. O zaman adama sorarlar. Niye yıllar içinde sistematik bir biçimde, enflasyon sepetindeki ağırlığını düşürdünüz? Hatta, bundan sonra ağırlığını arttırmayı planlıyor musunuz? Demek ki insanların temel tüketimi gıda ve bunu gölgeleyerek, yok sayarak, oranını azaltarak yapacağınız hiçbir enflasyon hesaplamasının kıymeti de yoktur; gerçeği de yansıtmaz.
Ders alırlar mı? Hiç umudum yok. Çünkü halen sorunu görmek ve buna yönelik çözüm üretmek yerine, fırsatçı arıyorlar. Gerisi mi? Enflasyon mu? Kuru bir rakam; başka bir şey değil.






