Ülkede tüketici hakkı açısından mevzuat ve kanun düzeyinde eksiğimiz kalmadı. Elbette yıllar içinde verilen mücadelenin bunda çok büyük bir payı var. Bir ürünün ya da hizmetin kusurlu olması durumunda insanlar hakkını arama şansına sahip.
Peki tüketici hakkı sadece satın alma ile ilgili bir durum mu? Bir memlekette insanların satın alma gücündeki erime, buna yönelik yapılan yanlışlar, hatta ihtiyaçlarını karşılama biçimindeki fiyatlamalar da bunun konusu değil mi?
Fiyatlamadan bahsettiğimde etiket ederinden söz ettiğim sanılabilir. O da kapsam dahilinde ama konuşulmayan boyutuyla. Mesela bir ürünün ya da hizmetin kalitesi tüketici hakkı olarak gündeme gelirken, her hafta aynı fiyata, aynı gramaja dolduramadığı filesinin hesabını kimden soracağız?
Alışıldığı üzere burada gözler üretici ya da satıcıya çevriliyor. Fakat asıl meselenin yanlış ekonomik tercihler nedeniyle artan maliyetler ve inandırıcı olmasa da açıklanan enflasyondan daha az verilen gelir artışları ekseninde de konuşulması gerekmiyor mu?
Çünkü bu da bir bakıma, satın alma gücünün ayıplı mal ya da hizmet kapsamına girmesini gerektirir. Siz ülkede üretim ekosistemini oluşturamadığınızda, artmayan gelirle daha pahalı fiyatlara insanların anayasal hakkı olan ihtiyaçlarını giderirken, eksik ürün almasına sebep olmuyor musunuz?
Şimdi bu atılan tokadın birinci fazı… İş ne yazık ki burada bitmiyor. Ayıplı bir ürünün neticesi olarak, geliri yetmeyen insanlar ihtiyaçlarını karşılamak için ceplerindeki diğer kaynağa yöneliyorlar.
Ne o? Kredi kartları…Bankalararası Kart Merkezi’nin verilerine göre “2016’dan bu yana bakıldığında kredi kartlarında yurt içi kullanımda nakit çekim tutarı yüzde 660 oranında artarken, 2022’den bu yana ise artış oranı yüzde 335 oranında oldu.”
Kredi kartıyla yapılan alışverişi ve zamanında yapılamayan, bu nedenle de asgari ödeme tutarı üzerinden döndürülerek her biri yüksek faiz oranlı krediye dönen kısır döngü zaten yeterince yıpratıcı.
Ama bir de bırakın alışverişi, direkt nakit çekimi konuşuyor haldeysek ve BKM verileri de bize burada büyük patlamayı ortaya koyuyorsa, hem insanların emeğini ucuza satın alıyorsunuz, hem de ülkenin en yüksek faiz oranlarından borçlanmasına neden oluyorsunuz anlamına gelir.
Sadece bu nedenle bile ekonomi yönetimine yönelik tüketici davalarının açılmasını gündeme taşımak lazım. Hatta bunun içine TÜİK ve benzeri kurumları da muhatap alacak genişlemeleri de eklemeniz gerekir.
Şayet bir ülkede reel sektör tarafından sunulan mal ve hizmetlerde ayıplı mal kavramı üzerinden tüketici hakkını kanunla güvence altına alıyorsak, aynı kapsamda ekonomi yönetiminin dünyanın en pahalı finansını kullanmaya zorunlu bırakan yaklaşımlarını da eklemek zorundayız. Sizce tartışmaya değmez mi?






